VAROLUŞÇULUK
Sosyal medyada çizdiğimiz roller, sevmediğimiz halde katlandığımız işler ya da “Ben aslında böyle biri değilim ama...” diye başlayan cümleler... Sartre, günlük hayattaki bu kendimize yabancılaşma halini yüzyıl öncesinden görmüş ve bizi kendi özgürlüğümüzle yüzleşmeye çağırmıştı.
Onun felsefesinde bu durumun çok net bir adı var: “Kötü İnanç” (Mauvaise Foi). Yani toplumun, ailenin ya da kariyer basamaklarının bize biçtiği üniformaları giyip, aynadaki o yabancıya “Ben buyum” diyerek kendimizi kandırma sanatı. Aslında her sabah gardırobumuzdan sadece kıyafetlerimizi değil, gün boyu oynayacağımız o sahte rolleri de seçiyoruz. Sartre tam da bu noktada o sarsıcı soruyu soruyor: Rolünü o kadar profesyonelce oynayan bir garson, gerçekten sadece bir garson mudur; yoksa kendi özgürlüğünden kaçmak için o kimliğin arkasına saklanan bir insan mı? Bugün her birimiz kentlerin, plazaların ya da dijital ekranların arkasında kendi “garson rolümüzü” oynuyoruz. Şartları, ekonomiyi, geçmişimizi veya başkalarını suçlamak bizi vicdanen bir nebze de olsa rahatlatsa da Sartre, o amansız gerçeği yüzümüze vurmaktan çekinmiyor: Bizler, özgürlüğe mahkumuz. Ve bu mahkûmiyet, sabah içtiğimiz kahveden, hayatımızı adadığımız kariyer yolculuğuna kadar attığımız her adımda, yaptığımız her seçimde ve hatta yapmaktan kaçındığımız her kararda yeniden doğuyor. Peki, her gün büründüğümüz bu maskeleri çıkardığımızda geriye gerçekten ne kalıyor? Gelin, bu modern dünyanın karmaşasında Sartre’ın izini sürelim ve her gün fark etmeden yaptığımız o seçimlerin, aslında bizi nasıl biz yaptığını birlikte keşfedelim.
Sartre’a göre varoluşçuluk, “insanın yaşamasına yol veren ve her doğruluğun, her eylemin, bir çevreyi, bir insancıl öznelliği kucakladığını gösteren bir öğreti”dir. Ona göre insan daha öncesinde tanımlanamaz, belirlenemez; hiçbir şey değildir. Ancak sonradan bir şey olacak ve kendini nasıl yaparsa öyle olacaktır. Sartre, insanı var edecek bir Tanrı olmadığı için sabit bir insan doğasının da olamayacağını savunmaktadır. Bu yüzden insan sadece kendini bildiği gibi değil, olmayı seçtiği gibidir. Sartre’ın bu yaklaşımı, insanı kendi kaderinin tek mimarı ilan ederken ona taşınması güç bir sorumluluk da yükler. Çünkü insan, önceden belirlenmiş bir "öz" ya da ilahi bir senaryo olmaksızın dünyaya fırlatılmışsa, attığı her adımda ve yaptığı her seçimde tamamen özgürdür. Varoluşçuluğun en radikal yanlarından biri de burasıdır: Bu mutlak özgürlük, beraberinde derin bir bunaltıyı getirir. Artık başarısızlıklar, kötülükler ya da mutsuzluklar için suçlanacak kader, genetik veya toplumsal baskılar gibi bahaneler geçerliliğini yitirir. İnsan, kendi seçimlerinin toplamından ibarettir; dolayısıyla kendini inşa ederken sadece kendi geleceğini değil, insanlığın ne olması gerektiğine dair bir duruşu ve değerler bütününü de yaratır.
Sartre, “insan kendi kendini seçer” düşüncesinden hareket ederek insanın kendi varoluşunun yegâne sorumlusu olduğunu vurgular. Bu anlayışa göre, hazır bir insan doğasıyla doğmadığımız için yaptığımız her eylem, aldığımız her karar bizi biz yapan tuğlaları üst üste koymak demektir. Korkak bir insan korkak doğmamıştır; korkak kalmayı her an yeniden seçtiği için korkaktır. Aynı şekilde cesur olmak da anlık ve sürekli bir seçim meselesidir. Sartre için bu durum, insanın hiçbir bahanenin arkasına sığınamayacağı anlamına gelir; çünkü bizi yönlendiren kader veya önceden yazılmış bir senaryo yoksa, özgürlüğümüzün ve yarattığımız kişinin tüm sorumluluğu tamamen bize aittir.
Sartre’a göre insan, bütün insanları seçerken kendini seçer düşüncesinin yanında; insan başkasına göre de kendisini seçtiği üzerinde durmaktadır. Bu doğrultuda insan, mutlak bir yalnızlık içinde değil, her an ötekinin bakışıyla ve varlığıyla kuşatılmış bir dünyada karar verir. Sartre’ın felsefesinde başkası, yalnızca dışsal bir nesne değil; benim kendi kendimin farkına varmamı, kendimi bir "özne" ya da "nesne" olarak konumlandırmamı sağlayan kurucu bir aynadır. Kendimi korkak, cesur, dürüst ya da hırslı olarak tanımlarken kullandığım tüm ölçütler, aslında başkalarının varlığı ve onlarla kurduğum ilişki üzerinden anlam kazanır. Dolayısıyla, yaptığım her seçimde hem insanlığın genel yazgısına bir yön verir hem de başkasının bakışı karşısında kendi varoluşsal duruşumu belirlerim. Kendimi inşa etme sürecim, başkasının özgürlüğü ile benim özgürlüğümün çarpıştığı ve uzlaştığı bu dinamik alanda gerçekleşir; çünkü insan, ancak bir başkasının var olduğu dünyada kendi varlığının sorumluluğunu tam anlamıyla sırtlanabilir.
Sartre’ın ateist varoluşçuluğu, Tanrı’nın yokluğunu melankolik bir kayıp olarak değil, insanın mutlak özgürlüğünün ön koşulu olarak görür. Ona göre eğer bir yaratıcı olsaydı, insanın özü (ne amaçla yaşayacağı) önceden belirlenmiş olurdu. Oysa Tanrı olmadığında, "varoluş özden önce gelir"; yani insan önce dünyaya fırlatılır, var olur ve ancak ondan sonra kendi kararlarıyla kendini inşa eder. Bu durum insana, hayatına anlam katacak hiçbir hazır reçete veya ilahi sığınak bırakmaz. Dolayısıyla Tanrı’nın yokluğu, insanı yapayalnız ama aynı zamanda kendi kaderinin tek, mutlak ve kaçınılmaz sorumlusu haline getirir.
Sartre, varoluşçulukla ilgili düşüncelerini şu şekilde bitirmektedir; “İnsan kendini bulmalı, özünü elde etmeli ve şuna da inanmalıdır: Hiçbir şey -Tanrı’nın varlığını gösteren en değerli kanıt (delil) dahi- kişiyi kendinden, benliğinden kurtaramaz. Varoluşçuluk bir çeşit iyimserliktir bu anlamda, bir çeşit eylem çalışma öğretisidir.”
Hayatın tüm o karmaşası, belirsizliği ve bazen omuzlarımıza çöken o ağır yalnızlığı içinde aslında her şey bizim ellerimizde; yani kaderimizi bir başkasının yazmasını beklemek yerine, başımızı dik tutup “bu hayat benim” diyebildiğimiz, attığımız her adımın sorumluluğunu cesaretle üstlendiğimiz ve kendimizi her gün yeniden sevgiyle inşa ettiğimiz o samimi eylemler bütününde saklı bütün gizem.
Sartre, Jean-Paul (2020). Varoluşçuluk. İstanbul: Say Yayınları.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder